post

Kadın Hakları

Kadın Hakları

NLP Öğrencilerimizden Uzm. GONCA N. TAŞAR Hanım’ın 5 Aralık Kadın Hakları Günü kapsamındaki makalesi

“Kadın Hakları Bağlamında “Kadın Girişimci”nin Anlamı”

Uzm. GONCA N. TAŞAR Eğitmen / Mega İç ve Dış Tic. Genel Müdürü Kadın Hakları Bağlamında “Kadın Girişimci”nin Anlamı

Girişim ve girişimcilik kavramlarını kullanırken, bir alt başlık gibi sunulan “Kadın Girişimci” ifadesi, aslında kadının başarısını ve girişimcilikteki varlığını olağanüstü, garip veya sıra dışı gibi niteleyen bilinçaltına da işaret eder. Bu işaret, örtülü bir ayrımcılıktır ve kadını yücelten, takdir eden yahut başarısının hakkını teslim eden bir yaklaşım değildir.

“Kadın Girişimci” ifadesinin bir başka manası da bugüne kadar kadına yönelik kısıtlayıcı, dışlayıcı ve görmezden gelmenin itirafıdır. “Kadın girişimci” diyerek, kadını ayrı bir statüde görmenin, girişimcilik kavramının oluşması sürecinde kadını yok saymanın da dolaylı bir itirafıdır. Bu bakış açısı, kadını genel hatlarıyla “girişimci” kavramının içerisine almayan, “Kadın girişimci” olarak ayrı bir statüde yahut ayrı bir ligde gören klasik çarpık zihniyetin de dışavurumudur.

Kadının statüsünün sorun haline gelmesi yahut kadın haklarının siyasal, kültürel, sosyal ve ekonomik alanlarda görmezden gelinmesinin, yok sayılmasının kaynağını Roma ve Yunan kültürü ile ilkel Arap Kabile kültüründe görürüz desek, konuyu fazla abartmış olmayız. Çünkü Orta Asya Türk kültüründe kadın kıymetlidir, siyasal ve ekonomik mekanizmalarda vardır. Karar mekanizmasında da vardır. Kadın baş tacıdır. Orta Asya ve çevresinde temel belirleyici Türk kültürü ve Türk töresi olduğu için, yerleşik Türk töresi, kadının mukaddes bir değer olarak görülmesi ve benimsenmesini bölgede yaygınlaştırmıştır. Aynı şekilde Kafkaslarda kadın özeldir ve baş tacıdır. Kafkaslardan batıya ve güneye doğru gidildikçe kadının bir meta, bir mal ve hizmetçi/ köle gibi görülmesi yaygınlaşmaya başlar.

Bugün kadının statüsü ve hakları konusunda inancımızın, kültürümüzün ve töremizin kaynaklarını taramayı ve anlamayı akıl edemeyen zamanın zavallı cahilleri, kadının insan olarak hiçbir değerinin olmadığı batı dünyasını izlemekte ve taklit etmektedir. Yönünü batıya dönüp, köklerinde var olan büyük medeniyet ve kültürden bihaber olanlar, cehaletlerinden kaynaklı bir aşağılık kompleksi duygusunun da altında ezilmekteler. Çünkü onlara göre Türk ve İslam medeniyeti, kadının hakkının verilmediği, kadının değerli görülmediği ve kadına fırsat tanınmadığı bir dönemin ifadesidir. Cehalet ürünü bu niteleme ve zihniyet, cahilin sırtına bir de kültüründen ve köklerinden utanmadan kaynaklanan aşağılık kompleksini de bindirir.

Ülkemizde, gerek Osmanlı İmparatorluğu ve gerek Cumhuriyet döneminde kadınlarımızın kendi hakları konusunda, batı ülkelerine benzer şekilde mücadele ettiklerini söylemek mümkün değildir. Ama bu haklar biz kadınlara birçok batı ülkesinden daha evvel Atatürk tarafından verilmiş ve hatta adeta sunulmuştur.
Cumhuriyet Dönemi ve Kadın Hakları teokratik bir devlet yapısının ve kadın haklarının kısıtlı olduğu bir toplum düzeninin olduğu Osmanlı İmparatorluğu’ndan, kadın-erkek eşitliğinin kabul edildiği modern Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş, birçok devrimler ile mümkün olabilmiştir ki kadınlara tanınan bu haklar o yıllarda birçok Avrupa devletlerinde bile bulunmuyordu.

Bağımsızlık mücadelesi yapan ülkeler nasıl Atatürk’ ü örnek bir lider almışlarsa, kadın hakları uğruna uğraş ve savaş verenler de, onu bir devrimci olarak aynı şekilde örnek almak durumundadırlar. Çünkü bütün insanlık tarihi boyunca, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir lider kadın hakları konusunda Atatürk kadar önsezili ve öngörüşlü olmamış, onun kadar uğraş ve savaş vermemiştir.

Nene Hatun / Erzurum’daki Aziziye Tabyası’nın savunulmasında calışarak adını tarihe yazdıran Turk kadını

Bu devrimler içinde, kadınların erkekler ile eşit toplumsal varlıklar olarak toplum içinde yerlerini almaları bir uygarlık aşamasıdır ve Atatürk Devrimlerinin en önde gelenlerinden birisidir.1926 yılında Büyük Millet Meclisi tarafından kabulle yürürlüğe giren ve Türk kadınlarını “şeriat” zincirinden kurtaran Medeni Kanun ile Türk kadınına bin yıl evvel kaybettiği hakların iade edilmesinin temeli oluşmuştur. Artık kadın güçlenmeye, kişiliğini bulmaya başlamış ve erkeğinin yanında sosyal faaliyetlere katılmaya hazırdır.

4 Mayıs 1931′ de ilk toplantısını yapan IV. TBMM tarafından 26 EKim 1932′ de kabul edilen bir yasa ile Türk kadınına muhtar, köy ihtiyar kurulu üyeliğine seçilme ve seçme hakkı tanınmış; ertesi yıl da, 8 Ekim 1934′ de kabul edilen ve 5 Aralık 1934’de yürürlüğe giren bir başka yasa ile kadın-erkek eşitliği alanında bütün haklar, “Kadınlara Milletvekili Seçme ve Seçilme Hakkı” nın tanınmasıyla Türk kadını layık olduğu değere kavuşmuştur.

Atatürk’ ün kadın hakları konusundaki görüşleri ve gerçekleştirdikleri, bugün dünya aydınlarının ve Birleşmiş Milletler Teşkilatının yaymaya çalıştığı kadın hakları ile ilgili görüşler, Atatürk tarafından çok önceleri dile getirilmiş ve çoğunlukla da uygulama alanına sokulmuştur. Atatürk’ ün, çağı ve değişeni değil, değişecek zamanı milletine göstermesi, kadın hakları ve kadın-erkek eşitliği konularında, “BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”, “İnsan Hakları Sözleşmesi” gibi konular, daha insanlık tarihinin ufkunda bile görünmemişken Türk Kadınına, haklarını vermesinin değeri daha iyi anlaşılır.

Atatürk, Cumhuriyet’ in ilanından dokuz ay önce Şubat 1923 ‘de şöyle demiştir:

“Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun, bir organı faaliyette bulunurken, diğer bir organı işlemezse, o sosyal toplum felçlidir.”

Atatürk, çağdaş bir düşüncenin ürünü olan bu sözleriyle kadının toplumdaki yerini belirlemiştir.

Türk medeniyetinin ve töresinin kadına verdiği eşsiz ve yüce kıymeti bilmeyen zamane cahilleri, en temel ezberleri olan İslam’a saldırmak ve İslam dininin, kadının statüsünü gerilettiğini ezberini nakarat eylemekten öte bir açılım yapmaktan uzaktır. “Taliban tipi İslam” ile Asrı Saadet Dönemi İslam’ını karıştıranların, sadece Türk kültürü, medeniyeti ve töresi hakkında cahil olmadığı, aynı zamanda kadının adının kullanarak karalamaya çalıştıkları İslam Dini konusunda da bilgi yoksunu oldukları anlaşılmaktadır. İslam ile İslam adına hareket edenleri karıştırdığımız sürece, özden ve gerçekten yoksun değerlendirmeleri, her alanda olduğu gibi, kadın hakları ve kadının statüsü alanında da görmek mümkün olacaktır.

Medeniyet temellerinden ve Türk töresinden habersiz olanların, kadının doğal hakları ve var olan statüsünün yeniden tayin edilmesinde rehber olarak köklerini değil de hayranı olduğu batı dünyasını görmesi, Türk kültür ve medeniyetinde binlerce yıldır var olan gerçeği de görememesidir. Türk kadınının Orta Asya döneminden beri en üst düzeyde var olan statüsü ve haklarının görmezden gelinmesi gerçeğini göz ardı edenler, kadına yeni haklar verdiklerini zannediyorlar. Her şeyden önemlisi, kendilerini hak verici, hak dağıtıcı gibi görüyorlar.

Bu yetkiyi kimden ve ne şekilde aldıklarını açıklamak ise akıllarının ucundan geçmiyor. Yaratıcı nezdinde eşit hak ve sorumluluklara sahip iki cinsten erkek olanın, gündelik hayatta kadına hak ve ihsanda bulunmak durumunda olması, var olan hakların öncellerinden alınıp, ardından da lütuf eder gibi dağıtmaya çalışan zihniyetinin bir sonucudur.


Sabiha Gokcen / İlk Kadın Pilotumuz

Klasikleşmiş diyebileceğimiz bu çarpık zihniyetin kadına yönelik hak teslim etmeyi, hak verme gibi görmesi garabetinin bir yansıması da kadının eşit görülmeden öte bir beklentisi olmadığını göremeyip, kadına yönelik dalkavukluğun bir yansıması olarak, “Pozitif ayrımcılık” kavramını üretmeleridir. Yüzlerce yıldır kadının yaratılıştan gelen haklarını ezen ve yok sayan zihniyet, bugünün dünyasında “Pozitif ayrımcılık” yaparak, kadının aleyhinde bozulan adalet terazisini dengeye getirmeye çabaladığını iddia ediyor.

Kadının statüsünün belirleyeni olan hakîm zihniyet, statünün yükseltilmesi noktasındaki kararın da vericisi olduğunu zannediyor. Kadını tanımlıyor. Sınırlarını belirliyor. Kadının bulunduğu katmanları nitelendiriyor. Bütün bunları, “Takdir etme” yetkisi ve gücüne dayalı olarak yaptığını ima etmekten geri kalmıyor. Bazı aklı evvel hanımlarımız da bu yaklaşımı, “Çağdaşlık ve centilmenliğin” temel ölçütleri olarak görüp, yüzyıllardır devam eden komediye figüran olmaya devam ediyor.

“Kadın girişimci” kavramı da yukarıda özetlenen genel bakış açısının doğurduğu bir tanımlamadır. “Erkek girişimci” denmezken, “Kadın girişimci” diye özel bir tanımlamaya ihtiyaç duyulması, kadının sosyal ve ekonomik planda da “Engelli/özürlü” gibi görülmesidir.

Genel hatlarıyla kadınlar; siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik manada -böyle bir şeye gerek olmamasına rağmen- kendilerini yeterince kanıtlamıştır. Burada kastedilen kanıtlama, kadınların, haklarını gasp edenlere karşı haklarını, aklını ve bilgisini kullanarak elde etmesidir.

Dünya genelinde kadın, erkeğe göre çok daha elverişsiz şartlarda başladığı üretime katılma sürecinde cereyan eden yarışta çoğu kere öne geçmeyi başarmaktadır. Siyasetten idareye, kamu sektöründen özel sektöre kadar bütün alanlarda kadın, kendisine “Pozitif ayrımcılık” yapılmasına ihtiyaç duymayacak başarı öykülerinin başkahramanıdır.

Ülkemiz ölçeğinde kadının statüsü konusu, Cumhuriyetin kuruluşuyla yeniden aslına, köklerine ve olması gereken noktaya gelmiştir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, Türk kültür ve medeniyet değerlerini temel edinen bir felsefeyle kurulmuştur. Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesinin Türk kültür temellerini yeniden referans olarak almasıyla Türk kadınının hakkı olan hakların tanınması süreci de ivme kazanmıştır. Bu süreç, Türk kadınına haklar tanınması süreci değil, Türk kadınının hakkının teslim edilmesi sürecidir.

Prof. Dr. Turkan Saylan / Deri ve Zuhrevi Hastalıklar Uzmanı

Günümüzde hala kadına tanınacak hakların, kadınlara ne kadar yol vermek, ne kadar izin vermek gibi algılanması, kadına yönelik “pozitif ayrımcılık” değil, “ayrımcılık” tır. Ülkemiz nüfusunun yarıdan biraz fazlasının kadın olduğu gerçeği karşısında, kadının üretim ve karar mekanizmalarının dışında kalması veya yeterince güçlü var olmaması, her alanda bir ayağın topal kalmasından öte bir anlam taşımamaktadır. Ülke nüfusunun yarısını üretim ve karar mekanizmalarının dışında tutarak bilimde, sanatta, kültürde, eğitimde, sağlıkta, sporda; özetle her alanda arzu edilen gelişmeyi sağlamak mümkün değildir.

Atatürk’ün kadın haklarına verdiği değer ve önemi en güzel şekilde ortaya koyan bir sözünü de paylaşmadan geçemeyeceğim.

“Zaman ilerledikçe, ilim geliştikçe, medeniyet dev adımlarıyla yürüdükçe; hayatın, asrın bugünkü gereklerine göre evlat yetiştirme’nin güçlüklerini biliyoruz. Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye, eski devirlerdeki gibi basit değildir. Gerekli özellikleri taşıyan evlat yetiştirmek, pek çok özelliği şahıslarında taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız, hatta erkeklerden daha çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgin olmaya mecburdurlar!”

Ne mutlu bir Atatürk yetiştiren Türk kadınına, ne mutlu O’na sahip olan Türk milletine…
Sözlerimi, tüm yazıyı özetler nitelikte olacağına inandığım Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözü ile tamamlamak istiyorum.

“Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer kısmı göklere yükselebilsin!”

Bu yazı Türk kadınları olarak mücadelemizi bugün hala sürdürmek zorunda olduğumuzu hatırlatmak için yazılmıştır.

Kaynak: http://www.ataturkinkilaplari.com/am/58, Amiral (e) Çetinkaya APATAY – Atatürk Türkiye’sinin Türk Kadını’na Kazancı Kitap Ticaret A.Ş. 1996, http://www.yenimakale.com/ataturkun-kadinlar-ile-ilgili-sozleri.html#ixzz2pv0R8Qyd

No Comments

Add your review

Your email address will not be published.